Bir kardeşle oturuyoruz.
Ülkemizde olup bitenleri, Yenişehir’i, yapılanları ve yapılmayanları, insanı ve insan ilişkilerini konuşuyoruz.
Bir ara telefonu çaldı.
Efendim anne diyerek açtı telefonu.
O andan itibaren anneyle yapılan hiçbir konuşmayı hatırlamıyorum.
Çünkü dinlemedim.
Kibarlık olsun diye değil,
Kafamın efendim anne’de kalmasından dolayı duymamıştım.
*
Bu ifadeyi ne kadar zamandır duymamışım ki doğrudan anneme gitmek istedim.
Sonra neden aramadım da gitmek istedim diye düşündüm.
Annemi arayamayacağım geldi aklıma.
Onu yıllar önce kaybetmiştim ve yıllardır efendim anne sözünü kullanmadım.
Özlemişim.
*
Sadece annemi değil babamı da özlemişim.
Sadece farkında değilim.
Biraz sonra kendime geldim
Ama konuyu yine düşündüm.
Eksilenler sadece anne babalar değildi.
Çocukla, kadınlar, kardeşler de çok açı bir şekilde aramızdan ayrılmıştı.
Kimisi terör, kimisi trafik, kimisi yangın, kimisi deprem nedeniyle aramızda değildi.
Onları ve geride bıraktıklarının acılarını düşündüm.
*
Sonra da konuşmaya başladım kendimle.
Belki de insanın en büyük yalnızlığı, yanında kimsenin olmaması değil; artık arayamayacağı birinin olmasıydı.
Telefon rehberinde adı durur.
Numarası silinmez, ama arayamazsın.
Çünkü karşıdan gelecek sesi bilirsin artık.
Gelmez.
İnsan bazen bir annesini, bir babasını, bir kardeşini, bir evladını kaybettiğinde yalnızca bir insanı kaybetmiyor.
Onunla birlikte bir sesini kaybediyor.
Bir “Oğlum”u… Bir “Kızım”ı… Bir “Neredesin?”i… Bir “Kendine dikkat et.”i…
Ve bazen, yıllar sonra hiç beklemediği bir yerde, bir başkasının annesine söylediği iki kelimeyle bütün bunlar yeniden canlanıyor:
“Efendim anne…”
Ben o gün annemi hatırladım.
Babamı hatırladım.
Ve aramızdan ayrılan nice insanı…
Sonra anladım ki
Hayat, kaybettiklerimizin ardından bize hiçbir şey olmamış gibi devam etmeyi öğretiyor.
Ama insanın içi öyle kolay devam etmiyor.
Bazı insanlar hayatımızdan gidiyor, sesleri kalıyor.
Bazıları sofradan kalkıyor, sandalyeleri kalıyor.
Bazıları aramızdan ayrılıyor, özlemleri kalıyor.