İnsan, hayatı boyunca bir şey olmak ister.
Kimi iyi bir öğretmen olmak ister, kimi iyi bir sanatçı, kimi saygın bir bilim insanı, kimi de yalnızca dürüst bir insan…
Bu istemenin içinde umut vardır. Emek vardır. Eksikliğini bilmenin tevazusu vardır. Çünkü “olmak isteyen”, henüz olmadığını kabul eden kişidir.
İnsan, eksikliğini fark ettiği ölçüde büyür.
Asıl sorun, olmak istemekte değil; olduğunu sanmaktadır.
Çünkü “olmak isteyen” öğrenir, “olduğunu sanan” ise öğretmeye kalkar.
*
Hayat ilginçtir.
Gerçekten bir şey olmuş insanlar, olduklarını anlatmakla vakit kaybetmezler.
Çünkü yaptıkları iş zaten onları anlatır.
Buna karşılık hiçbir vasfı olmayan insanların en büyük sermayesi iddialarıdır.
Onlar unvanlarını büyütürler.
Kendilerini büyütürler.
Hikâyelerini büyütürler.
Çünkü gerçekte sahip olmadıkları değeri, sözle üretmeye çalışırlar.
*
Böyle insanlar eleştiriye tahammül edemez.
En küçük itirazı bile saldırı olarak algılarlar.
Çünkü eleştiri onların düşüncelerini değil, kurdukları kimliği tehdit eder.
Bu yüzden çevrelerinde sürekli alkışlayan insanlar görmek isterler.
Onlara “Haklısın” diyenler…
“En iyisi sensin” diyenler…
“Senden başka bilen yok” diyenler…
Her alkış, gerçeği biraz daha uzaklaştırır.
Ve insan, alkışların içinde büyüdüğünü sanırken aslında küçülmeye başlar.
Çünkü alkış gelişimin değil, çoğu zaman konforun sesidir.
Unvanlar, övgüler ve alkışlar zamanla unutulur. Geriye yalnızca insanın ortaya koyduğu değer kalır.