Büyülü ülkeye yolculuk

Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Yolculuklarınıza dair neler, hatırlarsınız? Benim hiç aklımdan çıkmayan bir seyahatim var: Yaşadıklarımı ne şaşkınlık, ne korku, ne dehşet, ne hayranlık, ne de tiksinti ile ifade edebilirim. Duyumsadıklarım tüm bu duyguların bileşiminden oluşmakta.

Tarif et deseler, bir anı fotoğraf olarak verin deseler, ben herhalde bu kareyi seçerdim: İşsiz, gayesiz insanlar, dilenciler, tıkanmış trafiğin içinde bekleşip duran rikşalar ve yollara uzanıp yatan öküzler.

Çocukken çok sevdiğim bir film vardı, ‘Avare’ diye. Babam izlemiş gençliğinde. Anlatır dururdu. Bir zamanlar çok meşhurmuş, aynı isimde şarkısı bile varmış. Kim bilir kaç kez izledim. Çok etkilemişti beni. Eski olmasına rağmen değerini kaybetmemiş bir film. Hele başrolde oynayan yakışıklı Raj Kapoor yok mu? İşte bu, benim Hindistan’a tam olarak neden geldiğimi anlatıyor.

Planım ünlü oyuncu Raj Kapoor’ın ülkesini gezmek, onun kadar hoş insanlarla tanışmaktı. Yanımda gezi kitaplarım, özenle seçtiğim kıyafetlerim, hayallerim, her şey vardı! Gitmeyi düşündüğüm tapınaklar, saraylar, kutsal mekânlar vardı. Burası Hindistan, Avare filminin çevrildiği Raj Kapoor’ın memleketi Hindistan! Burada görüp yaşayacak çok şey vardı.

Gelir gelmez büyük bir hayal kırıklığı yaşadım, yıkıldım demek daha doğru olur. İlk iki günüm burada ne yapıyor olduğumu, ne yapacağımı sorgulamakla geçti. Nerde hayallerim, nerde RajKapoor’a benzeyen insanlar?

Onca yolu bir çöplüğü görmeye gelmişim meğer. Ve onca sıska insanı… Bir tek filmin adı tutuyordu. Etraf avare insanlardan geçilmiyordu. Dönsem mi, kalsam mı, yoksa başka bir ülkeye mi kaçsam? Bir de ‘Sars’ denen hastalık yayılmamış mı Dünya’ya.

“Geldik artık, yapacak bir şey yok. Gezeyim bari” dedim. Büyük hataymış, bilemedim. Elime, koluma yapışan dilenci çocuklar, korkunç trafik, tıklım tıklım otobüsler, ofsayt tipler… Tırstım resmen. Baktım tek başına gezilecek gibi değil, hemen otelin altındaki acenteye gittim. Şoförlü bir araç kiralamak en iyisiydi.

Hadi Delhi’de gezdim diyelim ya Jaipur, Agra, Varanasi. Oralarda ne yapacaktım? Nasıl gezecektim? Yolda yürümek bile mümkün değilken. Bir hafta sürecek paket gezi aldım. Ben, Hintli şoförüm Ekber ve kırmızı otomobilimiz yollara koyulduk.

Çok yol yaptım. Kutsal mekânları ziyaret ettim. Fillere, develere bindim. Ganj’ı, Tac Mahal’i, Amber Kalesi’ni gördüm. Evet, çok şey gördüm: Tapınaklar, kaleler, çöller… Ancak bunları pas geçiyorum. Yaşama dair şeylerdi beni daha çok etkileyen.

Masai kabilesini saymazsam hayatımda gördüğüm en zayıf insanlar burada yaşıyor. Geneli beyaz entarili, bisiklete binmiş, çoğunluğu tokyolu adamlardan oluşuyor memleket.

Yolda yürümekte zorlanıyorsunuz. Oldukça ürkütücü. Sürekli üzerinize bir şeyler geliyor. Dilenciler, rikşalar, otomobiller, bir de nerden çıkacağı belli olmayan öküzler…

Trafikte uzun uzun korno çalmak doğal sayılıyor. Üç dört dakikadan aşağı bitmiyor. Onca gürültü patırtı yetmiyormuş gibi, münakaşa eden, yetinmeyip kavga edenler çoğunlukta. Sakin bir adam yok anlayacağınız.

Bir kez taksi tutayım dedim kendimi şoför ordusunun arasında buldum.  Sarışın bayan olunca dolar basıyorum imajı yaratıyorum olsa gerek. Kıymetli müşteriyim tabii. Tartışma başlıyor aralarında. Paylaşılamıyorum.  Rekabet işime yarıyor önce, tam bineceğim araca, bir bakıyorum şoför adamın birinin yakasına yapışmış. Bitmiyor bir türlü kavga. “Kapışsınlar dursunlar, size ne?” diyeceksiniz. Otelimin adresi adamın elinde, sıkı sıkı tutmuş bırakmıyor. İstiyorum vermiyor. Bir iki zıplamadan sonra almayı başarıyorum. Yarısı avucunda, şaşkın bakıyor arkamdan. Kavga da bitiyor böylece.

Biniyorum ter kokulu, eski bir otobüse. Tıklım tıklım. Aracın kapılarından sarkanlar olduğu gibi tavuğu, horozu ile tepesine binip açıkta gidenler de var. Nisan ayındayız, 46 derece sıcaklık. Bütün bu rahatsız edici faktörler yetmiyormuş gibi bir de gözlerini dikip beni süzmüyorlar mı. İyice ürküyorum. Ah! İstanbul. Bir de güvensiz falan derdim. Hakkını yemişim bilmeden.

Zengin ile yoksul arasında korkunç bir uçurum söz konusu. Fakir semtte gezmek daha güvenli kimi zaman. Zengin semtlerdeki evler, yüksek duvarlar, silahlı korumalar ürkütüyor. Zengin olmak,  korku içinde yaşamayı beraberinde getiriyor.

Özellikle Delhi’de yolların genişliği, bulvarlar, parklar güzel görünümleri ile şaşırttı beni, Avrupa’dakileri aratmayacak nitelikte. Meğer İngilizlerin işiymiş.

Sokaklar alınlarında kırmızı nokta olan kadınlarla dolu. Hemen her kadın bunu yapıyor. Bir tür boya ile yapılan, ‘Tilak’ denilen işaret, şans ve nazar amaçlı kullanılıyor.

Bunların meşhur bir tanrıları var. Tanrıları çok da en meşhuru Ganeş. Hemen her yerde karşınıza çıkıyor. Bedeni insan, başı fil olan Ganeş oldukça sevimli. Süs olarak da satılıyor.

Yanınızda Hintli biri olsa da dilencilerden kurtuluş yok. Cüzzamlı olanlar korkutuyor insanı. Höt zötten de anlamıyorlar. Arabaya binip kapıyı kilitlemek ile kurtuldum çoğu kez. Allah’tan Ekber iyi bir adam, alınmıyor. Arada sövüp saysam da kızmıyor. O da rahatsız durumdan.

Bir gece otele geliyorum. Loş ışıkta önümü zor görüyorum. O da ne? Resepsiyonun önünde yerde bir adam yatıyor. Kapı baca açık. Üstelik kimseler yok etrafta. Korkuyorum. Kim bu? Ölmüş mü? Bayılmış mı? Yoksa hırsız da numara mı yapıyor? (Devam edecek…)

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü
Büyülü ülkeye yolculuk

Yorumlar kapalı.

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.