Bilginin Yerine Ezber Geçince…

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Bu toplumun en belirgin alışkanlıklarından biri, en çok konuştuğu konuları çoğu zaman en az bilmesidir.

Futboldan siyasete, ekonomiden tarihe kadar hemen her başlıkta buna rastlamak mümkündür. Üstelik bunu çoğu zaman büyük bir özgüvenle, hatta uzman edasıyla yaparız. Bilgimiz sınırlı olsa da kanaatimiz kesindir.

Ne yazık ki Mustafa Kemal Atatürk konusu da bu durumdan payını almaktadır.

*

19 Mayıs 1919, ulusal kurtuluş mücadelemizin başladığı, Cumhuriyet Türkiye’sinin temellerinin atıldığı gündür.

Aradan onca yıl geçti. Bu süreçte Atatürk’ü anlamanın ve anlatmanın önüne kalıcı bir engel hiçbir zaman konulamadı.

Farklı dönemlerde, farklı yöntemlerle onun adı da mirası da gündemde tutuldu. Okullarda anlatıldı, törenlerde anıldı, sözleri tekrarlandı. En azından görünen buydu.

Peki o halde neden bu toplumun geniş kesimleri Atatürk’ü gerçek kimliğiyle tanıyamadı?

Neden onu yalnızca bir simge olarak benimsedi de, bir düşünce insanı ve tarihsel aktör olarak yeterince kavrayamadı?

Bunun temel nedeni şudur: Atatürk çoğu zaman onu gerçekten anlayanlar tarafından değil, ezber kalıplarla anlatıldı.

Onu tanıdığını sanan birçok kişi, Atatürk’ü yalnızca “büyük asker”, “büyük devlet adamı”, “eşsiz lider” gibi sıfatlarla öğrendi.

Bu tanımlar elbette değersiz değildir; ancak tek başına yeterli de değildir. Çünkü insanı anlamak başka, yüceltmek başkadır. Biz çoğu zaman anlamadan yücelttik.

Sonuçta ortaya tuhaf bir tablo çıktı: Atatürk’ü seven ama onu tanımayan kuşaklar yetişti.

Sevilmesi gerektiği öğretildi, büyük olduğu söylendi; fakat neden büyük olduğu, hangi koşullarda nasıl kararlar aldığı, hangi fikir mücadelelerini verdiği yeterince anlatılmadı.

Bu eksiklik yalnızca tarih bilgisi sorunu değildir. Aynı zamanda düşünsel bir savunmasızlıktır.

Atatürk’ü anlamamak, Atatürkçülük kavramını da farklı ideolojiler karşısında zayıf bıraktı. Çünkü bilgiyle savunulması gereken değerler, sloganlarla korunamaz.

Yıllarca birkaç özdeyişi tekrarlamayı, rozet takmayı, duvara resim asmayı yeterli sandık.

Oysa bunlar bir bağlılık göstergesi olabilir; fakat bilinç oluşturmaz. Bilinç ise ancak araştırma, sorgulama ve tarihsel kavrayışla gelişir.

Bugün yapılması gereken bellidir.

Öncelikle 19 Mayıs 1919 ile Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanı arasındaki dört yıllık dönemi, hiçbir ön kabul taşımadan yeniden okumalıyız. Kongreleri, cepheleri, diplomatik mücadeleleri, dönemin iç ve dış şartlarını bütün yönleriyle incelemeliyiz.

Çünkü o yılları anlayan, yalnızca Atatürk’ü değil; Cumhuriyet’in neden kurulduğunu, hangi bedellerle ayakta kaldığını ve hangi düşünsel zemine dayandığını da anlar.

İşte ancak o zaman, kazanımlarımıza sahip çıkma refleksi gelişir. Bu refleks ezberle değil, bilgiyle oluşur.

Bugün buna her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

Bayramımız kutlu olsun.

 

 

 

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü
Bilginin Yerine Ezber Geçince…
Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.