İnsan ilişkilerinde siz hangi taraftasınız?
Karşınızdakine peşin peşin yüz puan verip her hatasında not düşenlerden mi yoksa ilişkiyi bir puandan başlatıp güvenin hak edilerek tırmanmasını bekleyenlerden mi?
Bir yerde okumuştum otomobil yarışları düzlükte son sürat gidip virajlarda sert fren yapılarak kazanılırmış.
Bu strateji bana modern ilişkilerin o yorucu, riskli ve yıpratıcı patinajlarını hatırlattı.
İlk başta yüz puan vermek tıpkı iki yüz elli kilometre hızla keskin bir viraja girip son anda el frenine asılmak gibi bir şey.
Hem sarsıcı hem hem de tehlikeli bir savruluştur.
Peşin verilen yüz puan aslında bizim kendi sınır ihlalimizdir. Kontrolsüz bir hızdır.
Karşıdaki kişinin o yükü taşıyıp taşıyamayacağı hesaba katılmadan gaza basmaktır.
İlişkiyi bir puandan başlatıp güvenin hak edilerek tırmanmasını bekleyenleri de hiç sevmem.
Bu tür bir ilişki bana fazla ticari, fazla ben merkezli, fazla kontrollü, fazla özgüvensiz, fazla tahakkümcü bir tutum gibi geliyor.
Ben her iki taraftan da değilim. Benim tarzım doğallıktır. Daha işin başında insanları iyi ya da kötü şeklindeki yaklaşımı hastalıklı bir kuşkuculuk olarak değerlendiriyorum.
İlişkilerde, olduğum gibi görünmeyi ya da göründüğüm gibi olmayı tercih ederim. İçtenlik her zaman erdemli bir seçenektir.
İnsan İlişkilerinde puanlama sistemi işe yaramaz çünkü insanlar kendilerini saklamayı çok iyi becerirler. Hiç kimse kendisini tümüyle açmaz.
Bu saklama işi taktiksel olabileceği gibi kişinin bilinçaltıyla da ilgili olabilir.
Ayrıca kişinin sizinle iletişim kurmaktaki amacı, beklentileri, çıkarları ve toplumsal konumu farklı görünmesine neden olabilir.
Şunu da eklemek istiyorum: “İçi ısınmak” ve “Kanı kaynamak” sözlerini bilirsiniz. Bu sözler, benim durumumu daha iyi tarif ediyor.
Bazı kişileri daha ilk tanışmamızda severim. Onlara içim ısınır, kanım kaynar. İlk gördüğünüzde içinizden o kişiye sarılmak istersiniz ya işte öyle bir şey.
Tanımlanması zor bir duygu. Sanırım sezgisel bir şey.
İlk görüşte aşk falan değil. Hemen kaş göz işareti yapmaya kalkmayın. Öyle bir şey değil. Duygusal insanların ne dediğimi anladıklarını biliyorum.
Tam tersi durumlar da oluyor. Mesela herkesin çok sevdiği, adeta bayıldığı, öve öve bitiremediği bir kişiyi ben nedensiz bir şekilde sevmiyorum.
Ona içim ısınmıyor, kanım kaynamıyor.
Oysa o kişi bana herhangi bir kötülük yapmamıştır ama onda beni rahatsız eden, huzursuz eden bir şey vardır. Onun yanında rahat edemem. Bana güven ve huzur vermez.
Bazı insanlara neden içimin ısınmadığını sizlere anlatacak durumda değilim ama bu kişileri sevmemekle ne kadar halklı olduğumu ve yanılmadığımı söyleyebilirim.
Onlardan ya kötülük görürüm ya da başka birine yaptıkları kötülüğe tanık olurum.
Meslek hayatımda hatta özel hayatımda böyle örneklerle sıkça karşılaştım.
Sizinle konuşurken göz teması kurmayan, günü gününe uymayan, parmak uçlarıyla tokalaşan, her söze “Ben” diye başlayan, sizi dinlemeyen, etliye sütlüye karışmayan, her zaman güçlüden yana olan, saman altından su yürüten insanlardan uzak durun.
Bunlar genellikle sinsi, kurnaz, çıkarcı, ihbarcı, merhametsiz ve kindardır.