“Fikirler saygı konusu değildir. İnsanlar saygı konusudur. Fikirler değerlendirme konusudur.”
Bu sözler, öğrencisi olmaktan onur duyduğum ve ne yazık ki on gün önce yitirdiğimiz Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’ye aittir.
Felsefe, Kuçuradi sayesinde üniversitenin kalın duvarları içinde kilitli kalmaktan kurtuldu. Sokağa çıktı, evlere ve mahkeme salonlarına girdi. İnsanlar arasındaki ilişkileri etkiledi. O, sadece ülkemizin değil aynı zamanda dünyanın önde gelen filozoflarından biriydi.
Kuçuradi; yaşadığı, tanık olduğu tüm baskılara ve acılara rağmen farklı kültürel kimliğiyle Türkiye’de tek başına demokrasi ve insan hakları konularında mücadele verdi. Kararlı duruşuyla, naifliğiyle örnek alınacak bir filozof ve akademisyendi. Ömrünü insan haklarına adadı.
Kuçuradi’yi anlatmak için aldığı unvanları, yetiştirdiği öğrencileri, yazdığı kitapları sıralamak yeterli olmaz. Onun felsefesi “İnsan” odaklıydı. “İnsanın değeri, insan ilişkileri” ve bu ilişkileri belirleyen yargıları ele aldı.
Kuçuradi’ye göre, değer ile değer yargısı aynı şey değildir. Çok basit gibi görünen bu ayrım insanın bakış açısını ve yargılarını alt üst edecek kadar güçlüdür. Hayatımız çocukluğumuzdan itibaren kuşatıldığımız hazır değer yargılarla çevrilmiştir.
Ailemizden, geleneklerden, inançlardan ve yaşadığımız çağdan binlerce yargı devralıyoruz. Onlar zaman içinde bizim kemikleşmiş doğrularımız oluyor.
Biz insanlarla ilişki kurarken işte az önce sözünü ettiğimiz ve hiçbiri bize ait olmayan kalıpları kullanarak yargıda bulunuyoruz.
“Bu iyidir bu kötüdür, bu güzeldir bu çirkindir, bu değerlidir bu değersizdir, bu ahlaklıdır bu ahlaksızdır, bu bizdendir bu yabancıdır vb.” yargılar insan ilişkilerini belirlemeye başlıyor.
Rahatsız edici soru şu: “Ya yanılıyorsak!” Bir toplumun “Doğru” kabul ettiği her şey gerçekten doğru mudur? Çoğunluğun onayladığı bir davranış gerçekten değerli midir? Yüzyıllardan beri sürmesi bir geleneği haklı kılar mı? Bir durumun yasalarda belirtilmiş olması uygulamayı adil yapar mı?
Kölelik bir zamanlar normaldi. Kadınları haklarından mahrum bırakmak normaldi. İnsanların kökenlerine ya da renklerine göre ayrılması normaldi.
Bunların savunan kişilerin ve toplumların kendilerine göre bir ahlak anlayışları vardı. Bu kurallar değişti, başka kurallar ortaya çıktı.
Kuçuradi’nin ısrarla üzerinde durduğu temel nokta şudur: Yapılan şey insanın değerini ve haklarını koruyor mu? Yoksa onu ezip bir araç haline mi getiriyor? İnsan hakları devletin yurttaşına bahşettiği bir lütuf ya da istediği zaman verdiği istediği zaman aldığı bir ayrıcalık değildir.
İnsan düşünebilir, bilebilir, yaratabilir, seçebilir, değer üretebilir, başka bir insanın değeri için mücadele edebilir.
İnsan olmak, sadece kendi değerimizin korunmasını istemek değil başkalarının değerini de koruyabilmektir. Bu kişi sevmediğimiz bir insan olabilir. Bizim gibi düşünmeyebilir. Bizden olmayabilir hatta bize düşman da olabilir. Bir insana ya da bir olaya değer biçerken kendi ezberlerimizi bir kenara bırakıp o şeyin kendisine bakmayı öğrenmeliyiz.
İnsan olmanın gerçek sınavı tam da burada başlar. Kendi haklarımız söz konusu olduğunda özgürlük istemek kolaydır Asıl sorun karşı çıktığımız insan için de aynı hakkı savunabilmektir. İnsanlık onuru sizin başınıza gelene değil başkalarının başına gelenlere karşı nasıl tavır aldığınızla ilgilidir.