Okumaktan, yazmaktan, düşünmekten, suçlanmaktan, ifade vermekten, tehdit almaktan yoruldum ve yurt dışına çıkmaya karar verdim. Yanıma bavul falan almadım. Pasaportum, para cüzdanım, kredi kartlarım yeterli. Vize de almadım. Herhangi bir Avrupa ülkesine kalkan uçağa binip gideceğim.
Geziye Fransa’dan başlamaya karar verdim. Hava alanında pasaport kuyruğuna girdim. Sıra bana gelince pasaportumu görevliye uzattım. Kadın önce pasaporta baktı sonra bana baktı ve şöyle dedi: “Sizi çok dövmüşler efendim! Pasaport kuyruğuna girmenize, pasaportunuzu kontrol ettirmenize gerek yok. Şu kapıdan girin. Orada önce ağırlanacaksınız sonra hosteslerimiz eşliğinde uçağımızın özel bölümüne bineceksiniz…
Bu çok güzel bayana teşekkür ettikten sonra tarif edilen yere doğru Mehter takımının eşliğinde ilerleyip içeri girdim.
İlgi görmeye alışık biriyim ama bu kadar ilgi, bu kadar ikram bana bile çok geldi. “Bu kadar tantana yeter!” dedim. “Biraz kafamı dinlemek istiyorum. Oturduğum yerin arkasında önünde sağında solunda lütfen kimse bulunmasın.”
Fransa’da da aynı ilgi. Niçin geldiğimi soran yok. Ne kadar kalacağımı soran yok. Nerede kalacağımı soran da yok. Daha önce söylediğim gibi, ben ilgiye alışık olduğum için çok şaşıran bir adam değilim ama şu duruma cidden çok şaşırdım: Burada karşılaştığım herkes Türkçe biliyor ve hem benimle hem de birbirleriyle Türkçe konuşuyorlar.
Lokantaya girdim. Sırf denemek için “Kuru fasulye pilav istiyorum!” dedim. Garson kadın: “Emredersiniz beyefendi!” demez mi? “İçecek olarak ne var?” diye sordum. “Türk ayranı, Türk gazozu, Türk meyve suları…” diye sıralayınca sırf gırgır olsun diye sordum: “Fransız içeceği yok mu? Garson kadın: Üzgünüm efendim! dedi ve ekledi. “Burası birinci sınıf bir lokantadır. O yüzden Türk içeceklerinden başka içecek bulundurmuyoruz. “
Şöyle bir dolaşayım dedim. Her mahallede, her sokakta sinema salonları var ve güzel sinemalarda Türk filmleri oynatılıyor. Kitap vitrinlerine baktım. Bu kadar Türkçe yazılmış kitabı ben Türkiye’de bile görmedim. Caddelerdeki reklam panolarının neredeyse yarısı Türk malı otomobillerin, vinçlerin, tankların, uçakların, helikopterlerin, füzelerin reklamlarıyla dolu.
Başım ağrımaya başladı. Bir eczaneye girdim. “Başım ağrıyor bana bir ilaç verir misiniz? dedim. Kadın eczacının uygun gördüğü ilaç yine Türk ilacı. Eczacı, benim kim olduğumu bilmeden şöyle dedi: Mösyö! Bu ilaç Türkiye’de üretilmiştir ve çok etkili bir ilaçtır. Hiçbir yan etkisi de yoktur.” Türkçe konuşmaya başladık.
Allah sizi inandırsın! Konuştuğu Türkçe dupduru ve kusursuz. Bu harika Türkçesiyle bana şunları söyledi: Ülkeniz bir harika! Eğitim sisteminiz tüm dünya ülkelerine örnek oluyor. Dünyanın en iyi doktorları, en büyük hastaneleri sizde. Hak, hukuk, adalet ve demokrasi sizde. Bağımsız yargınız buradaki üniversitelerde ders olarak okutuluyor.
Sohbet ilerleyince eczacı hanıma sordum: “Türkiye’ye hiç gittiniz mi?” Gittim, hem de birkaç kez gittim.” dedi ve ekledi:
“Türkiye’yi tanıdıktan sonra dünyanın neresine gidersem gideyim Türk malı otomobilleri kullanırım. Türk uçaklarına binerim. Türk otellerinde konaklarım. Türk lokantalarını tercih ederim. Türk barlarına gider Türk içkilerini içerim. Türkçe şarkılar dinlerim.”
Otelime döndüm. Televizyonu açtım. Fransız kanallarının yarısından çoğu Türkçe yayın yapıyor. Roma, Madrid, Berlin, Rusya kanallarını buldum. Oralarda da durum aynı: “Halime’yi samanlıkta bastılar, Çemberimde gül oya, Evreşe yolları dar” türkülerini dinlerken annem dürttü:
“Haydi, kalk artık. Bu kadar uyku yeter. Yine abuk sabuk rüyalar mı gördün? Çok yorgun görünüyorsun!