İnsan bazen dışarıdan gelen tehlikelerden değil, kendi içinde büyüttüğü korkulardan yorulur.
Öyle korkular vardır ki kimse tarafından zorla yüklenmez. Sessizce içimize yerleşir, düşüncelerimizi ve davranışlarımızı yönetmeye başlar.
“Bizim başımıza gelmez” derken bile başkalarının başına gelenlerden korkarız.
Sonra korkmaktan korkar hale geliriz.
*
Korkunun en tehlikeli tarafı, insanı susturmasıdır.
Konuşamazsınız, sorgulayamazsınız, itiraz edemezsiniz.
“Başımı derde sokmayayım” düşüncesi, zamanla hayatınızın temel kuralı olur.
Birileri “Konuşma, karışma” der. Birileri “Düşünme, sorgulama, itiraz etme” diye öğüt verir.
Bir süre sonra o sesleri dışarıdan duymanıza bile gerek kalmaz.
Kendi kendinizi susturmaya başlarsınız.
*
Her yaşta başka bir korkumuz vardır.
Sevilmemekten, yalnız kalmaktan, yaşlanmaktan, unutulmaktan korkarız.
Ama belki de en büyük korkumuz, hayata gerçekten müdahil olmaktır.
Çünkü müdahil olmak sorumluluk ister.
Haksızlık karşısında tavır almak, yanlış gördüğümüz şeye “yanlış” diyebilmek cesaret ister.
Bu yüzden çoğu zaman “Herkesle iyi geçineyim” deriz.
Oysa herkesle dost olmaya çalışmanın altında bazen hoşgörü değil, korku vardır.
*
Ben gerçekten neden korkuyorum? diye sormalı insan.
İşimi kaybetmekten mi? Yalnız kalmaktan mı? Dışlanmaktan mı?
Yoksa doğrularımın arkasında durmanın getireceği sorumluluktan mı?
Korku, insanı zamanla çaresiz olduğuna inandırır:
“Ben ne yapabilirim?”
“Benim yaptığım neyi değiştirir?”
“Bana mı kaldı?”
Sonra hiçbir şey yapmamak, hayat biçimine dönüşür.
Oysa cesaret, korkunun hiç olmaması değildir.
Korkuya rağmen doğru bildiğini yapabilmektir.